18 Ekim 2017

kedinin son üç günü..

Bir şeyi sürdürme konusunda hiç iyi değilim. Düzenli yazacağıma kendi kendime söz vermiştim
lakin ruh halim her gün değiştiği için ve ben ne gün nasıl olacağım hakkında bir gramlık fikre sahip olmadığım için üç gündür yazmadım.

Pazar günü hiç keyfim yoktu. Öyle dolaşıp durdum. Elle tutulur bir şey yaptım mı? Hayır. Birkaç parça ütü yaptım, o sayılırsa. O da neredeyse zorla. 

Pazartesi ise daha fenaydı. Rüyamda babamı gördüm. Benimle vedalaşamıyordu bir türlü. Gözleri dolu dolu baktı bana. 7 yıl önce hayata veda etmiş bir baba neden hala vedalaşamaz? O değil de ben mi vedalaşmıyorum acaba hala? Muhtemelen. Aslında bunu kabul ettiğimi sanıyordum. Ama edememişim belli ki. Uyandım sonra. Ve uyanır uyanmaz ilk duyduğum bir salaydı. Biri hayata veda etmiş. Duyamadım kim olduğunu. Ölüm fikri ile bir güne başlamış oldum böylece.

Bir bardak çay aldım bir sigara yaktım ve bütün bunları kafamdan atmaya çalıştım. İnsanlar sabah uyandıkları vakit bir şey düşünüyorlar mı merak ettim yine. Kafalarında bir sorunla mı uyanıyorlar yoksa kendilerine gelmeye çalışmaktan bir şey düşünmeye fırsat bulamıyorlar mıydı acaba? Öyle biri olmak isterdim. Sabah uyanır uyanmaz kafama düşüncelerin üşüşmesi yerine sakin bir şekilde güne başlamak isterdim. Belki her şey daha farklı olurdu böylece.

Hazırlanıp çıktım. İşe geldim ve rutin işleri tamamladım. Erken bir saatte telefon çaldı. Bir arkadaşım iki ortak arkadaşımız hakkında kötü haberler verdi. Biri annesini kaybetmişti diğeri teyzesini. Anlaşılan ben bugün ölüm fikri ile burun buruna gelmekten kurtulamayacaktım. Bir başka arkadaşımı aradım, haberleri verdim. Akşam cenazeye gitmek üzere anlaştık. Ve sabahın bu saatinde gün bitsin istedim. Gidip yatağıma gireyim ve tüm dünyadan saklanayım istedim. Bunlar her zaman olabilecek şeylerdi elbette ama bugün ruhum elek gibiydi. Her şey içeriye süzülüp damla damla aşındırıyordu içimi. "Dayan" dedim kendime "geçecek..." Her şey geçer ne de olsa... Öyle ya da böyle biter...

Tüm gün kendimi oradan oraya sürükleyip durdum. Akşam cenazeye gittim. Her cenaze insana kendi ölülerini hatırlatıyor, aynı acı, aynı yaralar... 

Eve kendimi nasıl attım bilmiyorum. Hiç yapmadığım kadar erken bir saatte uyudum. Uyku bazen dinlenmek için değil unutmak için lazım. Ben de öyle yaptım. İyi geldi.

Salı günü sakindi. Sonbahara yaraşır ılık, huzurlu bir gündü. Sessizce oturmak ne güzel şey... Akşam Maymunlar Cehennemini izledim, filmden sonra da Paul Auster'in yeni tuğla kitabı 4321'e başladım. 1127 sayfa kitaba başlayacak denli cesur olduğum için kendimi tebrik ettim. 

Bugün günlerden çarşamba saat şu an 10.37. Güzel bir gün olmasını umut ediyorum...

Resim: Colette Raker

14 Ekim 2017

üçüncü gün; ben temizlik yaptım, kuzen aşure getirdi... gün özeti buydu.

Dışarıdan tak tuk sesler geliyordu gözümü açtığımda. İçimde bugünün cumartesi olmasının sevinciyle "beni neden uyandırdınız" nidası çarpıştı bir süre ama sonra sevinç galip geldi. Bugün cumartesi ve dilersem günün istediğim saatinde uyuyabilirim yine. Hatta istersem yataktan hiç çıkmadan bir su aygırı gibi debelenip durabilirim bile. Su aygırı olma hayalini bir kenara bırakıp kalktım. 

Annem çay koymuş, ama kaynayıp kaynamadığına aldırmadan atmıştı kendini dışarıya. Yazın cehennem sıcakları yerini ılık sonbahar güneşine bırakınca annem yeni kimlikler ediniyor. Bahçıvan oluyor, oduncu oluyor, çiftçi oluyor. Bugün anlaşılan oduncu kimliğini giyinmiş ki bahçedeki erik ağacının gövdesine yapışmış o dal senin bu dal benim kesip duruyordu. Dallar salonun ışığını engelliyormuş,  hem bu yaşlı dalları budarsa seneye çok daha güzel olurmuş ağaç, öyle dedi. Kendine zarar vermesinden ödüm kopsa da bu tür işlerin onu ne kadar mutlu ettiğine bakıp tek söz etmedim. 

"Evi temizlesem iyi olur" dedim kendi kendime. Dedim demesine de yine su aygırlığımı tuttu, hiçbir şey yapasım gelmedi. Annemin dün yaptığı mahlep kokulu poğaçalardan yedim, bir bardak çay koydum ve bir sigara yaktım. Temizlik yapsam mı yapmasam mı diye düşünüp dururken "kalk trinity" dedim. Önce kitaplardan başlarsam belki eğlenceli olur diye düşündüm. Bunca kitabın tek tek tozunu almak nasıl eğlenceli olacaksa artık. Hem üstelik ne zaman toz almaya başlasam azıcık onndan birazcık bundan okuyarak zamanı ziyan zebil ediyorum. Temizlik çoook ama çok uzun sürdü elbette. Ama sonunda her yer tertemiz oldu, ben de rahatladım. 

Tüm öğleden sonra su aygırı olma hayalimi gerçekleştirdim. Bir o yana bir bu yana dönerek okudum da okudum. Elimdeki kitabı en nihayetinde bitirmeyi becerebildim. Arada sırada telefondan internete girdim. Baktım ki bağlantı geçen haftaki gibi kopup duruyor sinirlerim tepeme çıktı. Daha yeni tamir ettirdim ve aradan birkaç gün geçmeden aynı sorun. Modeme okkalı bir tekme savurasım geldi ama tuttum kendimi. 

Bütün bunlarla uğraşırken aklımdan salak saçma bir dolu şey geçti. Oysa temizlik yaparken ellerim çalışır kafam bir süre beni rahat bırakır hiç olmazsa demiştim ama o zevzek abuk sabuk konuşmaları ve fikirleri ile yine yapıştı yakama. Yahu dünya şu kadarcık birşeydi işte. Neyi didikleyip duruyordum ki ben. Yaşa git işte yav. Sana ne? Öff. Valla sıkıldım, bıktım hatta yıldım kendimden. 

Az önce kapı çaldı Tuğba elinde koca bir kase aşure ile karşımdaydı. Gel dedim oturmadı. Daha aşure götüreceği yerler varmış. Gün böyle geçti. Su aygırlığıma geri dönmeyi planlıyorum. Belki film seyrederim, belki okurum. Hiç dışarı çıkasım yok. 

Aşure fotoğrafı var ama benim temizlik fotoğrafım yok boşuna beklemeyin. Zira o evlere şenlik halimi kendimden bile saklıyorum...

13 Ekim 2017

iki

Dün bütün öğle sonrası ve akşam, kafamın kafa değil de bir kaya parçası olduğunu sandım. Sinsi sinsi bir baş ağrısı dolaşıp durdu alnımda, şakaklarımda ve boynumda. "Sen inatçıysan ben daha inatçıyım" deyip ağrı kesici almadım. Ağrılara karşı tavrım genel olarak "uyursam geçer" şeklinde olduğu için erken yatayım dedim ancak uyku tutmadı. Zaten ne zaman erken yatsam gecenin ortasında kalkıyor bir daha da uyuyamıyor olduğum için bir şeylerle oyalanayım dedim. Okumaya çalıştım ı-ıh okuyamıyorum, okuyorum da anlayamıyorum. Bari dedim bir şeyler izleyeyim. Fi'ye takılıyorum bu ara. Daha önce kitabı okumuştum bu yüzden de diziye meyletmemiştim. Okuduğum kitapların filmlerini, dizilerini izlemeyi sevmiyorum. Ama Fi iyi. İlk kez okuduğum bir kitaptan uyarlanan bir diziyi beğendim.

Can Manay karakteri üzerine, kafamı koparasımı getiren baş ağrısına rağmen baya bir kafa patlattım. Zekası insanı büyülüyor. Kötü bir karakter sayılır mı bu adam? Yaptığı kötülük Duru'ya olan aşkından kaynaklanıyorsa gerçekten kötü sayılabilir mi? Aşk, aslında Can'ın duygusuna aşk demek doğru mu bilmiyorum tutku demek daha doğru belki, insana her şeyi yaptırmaz mı? Yapmam dediğimiz her şeyi yapıyorken bulmaz mıyız kendimizi? Can Manay  o dizide en sevdiğim karakter. Zeka, kötücül de olsa, müthiş çekici değil mi? 

Bir dizi vardı. Adını hatırlamıyorum. Annem izlerken arada sırada göz attığım bir diziydi. Orada Bahar diye bir kız vardı. Aşırı iyi niyetli bir karakter olarak yazılmış belli ki ama su katılmamış bir aptaldı. Ben iyiliğin akılla birleşmediği sürece hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. Evet iyi bir insan olmak lazım ama iyilikten körleşmiş, etrafını göremeyen biri değil de karşıdaki kötünün zihnini okuyabilme ve temkinli olabilme yeteneğine sahip bir iyilikten söz ediyorum. Bu yüzden de bu Bahar karakteri televizyon tarihinin gelmiş geçmiş en itici karakterlerinden biriydi bence.

Amma da lafım varmış dizi karakterlerine dair. Her neyse. Fi'den sonra uyudum. Sabah uyandığımda pelte kıvamındaydım. Ağır ağır giyindim ve bu hiçbir şey yapmak istemeyen halime rağmen hiç olmadığı kadar özenli bir makyaj yaptım. Kendime baktım, hiç de hasta gibi görünmüyordum. İyi dedim. Hastaysam bile en azından öyle görünmüyorum. Hasta olmadığıma inanırsam da hastalık kendini yok eder. Zira şuna inanırım, inançlarımız hastalıklarımızı bile tedavi etme gücüne sahip. 

Bu sonbahar nasıl büyüleyici bir mevsim. Güneş hiçbir mevsimde bu kadar ılık, bu kadar güzel değil. Sokağa çıktığımda ilk düşündüğüm bu oldu. Her zamanki dolmuşuma değil de bir sonrakine bindim. Herkes yabancı geldi. Hiç konuşasım yoktu. Tanıdık birine denk gelmeyeyim diye dua ettim. Gelmedim de. Gerçekten bazen hiç konuşasım olmuyor. Öyle durasım oluyor sadece. Bugün de öyleydi. 

İşe geldiğimde nedense çok açtım. Poğaça yedim, çay içtim. Odadakilere laf yetiştirdim. Yaz saati uygulaması üzerine uzun uzun konuştuk. Neden böyle yaptık bilmiyorum. Artık dayanamadım bir ağrı kesici içtim. Baş ağrım zafer çığlıkları attı, sonuçta o kazanmıştı, benim inadım fazla sürmedi. 

Sonra aşağıdaki cafeye indim. Güneşin altında oturdum, bir sigara yaktım, telefonumdan birkaç blog okudum. Bizim çocuklar geldi. Biraz muhabbet ettik. İyi geldi. Akşam olsun da yatağıma yatayım istiyorum. Üşütmüş olabilirim. Muhtemelen birkaç güne kadar hasta da olabilirim. Onunla da inatlaşıyorum. Umarım bu kez ben kazanırım.

Tam olarak bütün öğleden sonrayı böyle geçirebilirim. Kedi olmak güzel birşey...

Fotoğraf: Şuradan

12 Ekim 2017

benim neyim eksik ayoool...

Bir her şeye geç kalan olarak tabi ki Mari'nin başlattığı şalanja da geç kaldım. Mari'm Antrikot'um gelmiş 13. güne ben daha ilkini yazıyorum. (13 uğurlu sayımdır zaten iyi oldu) 

Dün akşam Mari'ye dedim ki, şalanjı ilk gördüğümde "kim ne yapsın ayol benim tüm gün ne yaptığımı, ne diye yazayım" diye düşünmüştüm. Ama sonra bir baktım ben hepsini tek tek hem de büyük bir merakla okuyorum. Ne yapmışlar, ne yemişler, ne okuyor ne izliyorlar, hepsini merak ediyorum, hatta bayıla bayıla okuyorum. E peki madem dedim herkes Şeyma Subaşı'nı merak edecek değil ya benim gibi sıradan tiplerin de gün boyu neler yaptığını merak eden olabilir. 

Başlayalım o halde.

Bu sabah akşamdan kalma bir yürek sıkıntısı ile uyandım. O sıkıntı saat 9.30 dişçi randevusuydu. Bu yüzden uyanır uyanmaz ağzımdan ilk olarak bir "offff" çıktı. Sizin hiç hayatınızda bir şey yapmak zorunda olmadığınız bir gün oldu mu? Benim olmadı, olacak gibi de görünmüyor. Bir arkadaşımın dediği doğru galiba, "hayat yapmak zorunda olduğumuz şeylerden ibarettir" 

İşe geldim, rutini tamamladım ve henüz tanışmadığım dişçimin yolunu tuttum. Bu yürek sıkıntısına hiç uymayan nefis bir sonbahar güneşi altında telaşlı telaşlı hem yürüdüm hem de söylendim. Yok böyle güzel bir günde dişçiye mi gidilir de, bir bahçe olsa ben o bahçede bir şezlong üzerinde yatsam Pala Hayriye'yi okusam da falan filan... (bu arada Figen Şakacı'nın üçlemesi; Bitirgen, Pala Hayriye ve Hayriye Hanım'ı Kim Çaldı? kitaplarını şiddetle tavsiye ederim) 

Dişçiye on dakika erken geldim. Gerginliğimi biraz atmak için bir bardak su aldım, oradaki
dergileri karıştırdım. Sonra doktorum geldi. Son gittiğim üç dişçi içinde en sevimli, en neşeli olanı buydu. İçim rahatladı. Doktorlar aşırı ciddi ya da çok mesafeli davrandığı zaman oradan kaçasım gelir benim. Bu kez öyle olmadı. Adamın tavrı "sana yardımcı olacağım" şeklinde olduğu için derin bir nefes aldım. Dişlerimi kontrol etti, neler yapacağımızı konuştuk, işlemlerin ne kadar vakit alacağını vs. Bu arada beni bol bol güldürdü. Dişlerimin ölçüsünü aldıktan sonra beni arayacaklarını söylediler ve mutlu mesut ayrıldım oradan. Güneş daha ılık, gün daha güzel göründü gözüme. 

Saat 13.35...

Bugün pek işim yok. Güzel ve sakin bir gün. Biraz Alper Canıgüz'ün Kan ve Gül'ünü okumayı planlıyorum. Ve diliyorum ki böyle sakin sakin, mutlu mesut devam etsin gün. Bu aralar sürekli okuyasım var. Bu yüzden de deliler gibi kitap alıyorum. Aslında almamam gerek ama kendimi durduramıyorum. Bu bir hastalık aslında, sürekli kitap alıyorsun  okuyamıyorsun. Çünkü o kadar kitabı okumak için hiçbir şey yapmadan gün boyu okuman lazım. Japonlar Tsundoku diyorlar buna. Şurada bununla ilgili bilgileri okuyabilirsiniz eğer siz de benim gibi bu hastalıktan mustaripseniz. Ama gerçekten istifçiliğimizden değil bu kitap almayı durduramama hali. Çılgın bir merak ve delice bir okuma isteğinden kaynaklanıyor.  Hatta artı zaman yaratmaya çalışıyorum ben okumak için ama bu kez de gözlerim isyan ediyor. Ama artık biraz kendimi dizginlemem gerek sanırım. Hatta belki oturup bir hesap bile yapabilirim, kaç kitabım var, günde kaç sayfa okuyorum, bu kadar kitap kaç yılda bitecek? Ay yok şimdiden içim şişti, boşvereyim hesabı kitabı da ben keyifle okumama devam edeyim. 

Gün devam ediyor... Sakin, usul usul akan bir su gibi... Ne güzel...

Şu şahane sonbahar fotoğrafı da burada dursun. En sevdiğim mevsim ne de olsa...




10 Ekim 2017

ne güzel bir sabah...

Her sabah dolmuş beklerken gördüğüm o çocuk bu sabah yok. Biraz endişelendim mi ne? Hasta mı acaba? Belki uyanamamıştır. Umarım hasta değildir, sadece okuluna geç kalmıştır. Dolmuş geliyor, biniyorum. Çocuk son anda yetişiyor. İçim rahatlıyor. 

Birazdan hastanede çalışan iki kadın biniyor. Daha sonra ise az önce önümden yürüyüp geçerken bana tatlı bir gülümseme ile 'günaydın' diyen ve "dolmuş gelene kadar ne yürürsem o kadar iyi" diyen kadın dolmuşta yerini alıyor. Birazdan birbirinden sevimli üç lise öğrencisi binecek. Kızıl saçlı ve en sevimli olanları bu haftanın başından beri yok. Neredeyse diğerlerine soracağım "arkadaşınız nerede?" diye. Liselilerin ardından iki küçük çocuğu olan kadın binecek dolmuşa ellerinde torbalarla. Ve evet orada. Önce çocukları bindiriyor, sonra kendisi. Dolmuşta artık herkes birbirini tanıyor. Çocukları düşmesinler diye tutuyorlar mesela. Kadıncağıza, çocukları ile rahat edebilsin diye yer açıyor, oturtuyorlar. 

"Aşinalık yakınlık doğurur" derdi bir arkadaşım. Sabah 7.30 dolmuşu insanları olarak birbirimizi öyle uzun zamandır görüyoruz ki bu artık sadece görmekten çıkıyor. Mesela geçen her gün dolmuşa binen bir adamın elini sargıda gördük. Muhtemelen çoğumuz merak etti ona ne olduğunu. Bir adam dillendirdi sorumuzu. Kesilmiş eli. Birkaçımız "geçmiş olsun" dedi, bir teyze "Allah'ım korusun beterinden" diye dua etti. 

Bunun çok güzel bir şey olduğunu düşündüm. Bu dolmuşun içindeki atmosferin hepimize iyi geldiğini ve de... Sabahları uyanıp işlerimize giderken bildiğimiz, tanıdığımız insanlarla bir arada olmanın, adlarını bilmediğimiz insanların bize gülümsemesinin, günaydın demesinin, dolmuş parası çıkışmayan birine yardım edilmesinin, o küçük çocuklu kadının çocuklarını kollayacak pek çok el olduğunu bilmesinin çok ama çok güzel olduğunu düşündüm.

Böyle şeylerin bizleri olumsuzluğun zehrinden koruduğunu düşünüyorum. Hani şu "dünya berbat bir yer artık" "kimse kimsenin umurunda değil" "herkes bencil olmuş abicim" "zalim bunlar zalim düşsen bir tekme de onlar atarlar" kötümserliğinin panzehiri olduğunu... 

Bu yüzden dolmuşa binmeyi seviyorum. Bu insanlar,  insanın aslında iyi olduğuna dair, kalbimi umutla dolduruyorlar. Ve bence hepimizin bunu bilmeye ihtiyacı var. Birbirimize yeniden güvenebilmek, birbirimizi sırf insan olduğumuz için sevebilmek, çaresize çare olmak, düşkünün elinden tutabilmek için buna gerçekten ihtiyacımız var.

Bence artık kötülüğe karşı temkinli olabilmek için kötüye odaklanmış gözlerimizi, kalbimizi huzurla doldurabilmek için iyiye odaklamalıyız. Temkin gerekli evet ama huzur olmadıktan sonra ne anlamı var...

Resim: Jeffery Smart, 

09 Ekim 2017

iyi ki...

Yağdı yağacak bir gök altında oturuyoruz. Etrafımız kalabalık. Biz üçümüz pek konuşmuyoruz nedense. 'İnsan birinin yanında susmaktan rahatsız olmuyorsa onunla rahat ediyordur' diye geçiyor aklımdan. Kimse rahatsız değil gibi. Ben de öyle. Bir uğultudur gidiyor. Etrafa bakıyorum. Şurada tek başına oturan, zamanından önce yaşlanmış bir adam var. Sanki anlayamadığı bir dünyanın ortasına fırlatılmış gibi şaşkınca bakıyor. Biraz ileride kadınlı erkekli bir grup oturuyor. Kadın hararetle bir şeyler anlatıyor yanındaki adama o da sabırla dinliyor. 'Anlatan adam olsaydı' diyorum 'kadın kırk kez araya girip bir şeyler söylemişti.' Kendimden biliyorum. 

Birlikte sustuğum bu insanları sevdiğimi düşünüyorum. İkisi birbirine hiç benzemiyor. Ben de onlara... Ama bir şeyler olmalı bizi böyle yakınlaştıran. "Belki mayalarımız aynıdır" diye geçiyor aklımdan. "Hepimiz iyi bir dünyaya inanıyoruzdur belki de... " Bilemiyorum. 

Birini neden seversin? Ya da bunun nedeni olmak zorunda mıdır? Mesela o bana sorduğunda onu neden sevdiğimi "sen, sen olduğun" için diyorum. Ama o bunun kaçamak bir cevap olduğunu düşünüyor. Benin ağzımdan akıllı olduğunu, iyi kalpli olduğunu, güzel bir gülümsemesi olduğunu ve buna benzer şeyler duymak istiyor belki de. Ona neden istediğini vermeyeyim ki? Sevdiğimiz bir insanın her şeyi bize güzel gelmez mi zaten? "Mesela ben" diyor "seni neden sevdiğime dair pek çok sebep sayabilirim" Sayıyor da. Bu sebepler içinde en çok sevdiğim ise "seninle kendim olmanın rahatlığını yaşayabildiğim" için oluyor. Belki de bu sadece onunla benim için geçerli değildir. Bu, belki tüm sevdiğimiz insanlar için geçerlidir.

Yanımda suskun duran ve telefonlarına başlarını eğmiş bu iki güzel adama bakıyorum. Onlarla kendim olabildiğimi fark ediyorum. Çekinmeden, sözcüklerimi yanlış anlamalarından endişe etmeden rahatça konuşabildiğim için bana huzur verdiklerini düşünüyorum. Bu bir şans diyorum. Karşımıza böyle hissedebildiğimiz insanların çıkması gerçekten büyük bir şans.

Sessizlikten sıkılmış olmalıyız ki bir tartışmanın içinde buluyoruz kendimizi. Kötüye giden bir dünyada bir insanın nasıl olması gerektiği gibi bir konuya kısıtlı vaktimize aldırmadan bodoslama dalıyoruz. Şanslıyız ki hepimiz bu tür konuları konuşmayı seviyoruz. Zira çoğu zaman konuştuklarımız bu tip şeyler. 

Hepimiz ara sıra saatlerimize bakıyoruz. Kimse gitmek istemese de gitmek zorundayız. Gönülsüzce kalkıyoruz. Bütün o sıkıcı iş saatleri arasında birbirimize birazcık nefes aldırıyoruz belki. Sıtkımızı sıyıran insanlardan, bir anlamı olmayan uğraşlardan, gereksiz bulduğumuz pek çok açıklamaları yapmaktan bıkmışsız. İçimden "İyi ki varsınız" derken, onlara "görüşürüz" diyorum. Bu da bir nevi "iyi ki varsınız" anlamına gelmez mi zaten...

resim:Alvaro Castagnet

20 Ağustos 2017

pencerede sarı çiçekler...

Annem ekmeğine vişne reçeli sürerken "geçen gün televizyonda bir şey duydum, çok hoşuma gitti" diyor. Ekmeğinden süzülen vişne reçeli önündeki tabakta yakut damlacıklar oluşturuyor. Ne kadar da güzeller. Ben tabağa tüm dikkatimle bakarken "dinliyor musun?" diye soruyor. Evet elbette dinliyorum. "Eskiden" diye başlıyor "insanlar evlerinde hasta ya uyuyan bir bebek varsa, pencerelerine bir saksı çiçek koyarlarmış. O sokaktan geçen çocuklar ve sokak satıcıları o çiçeği görünce seslerini alçaltırlarmış. Bir de o dönemde evler yapılırken komşunun evinin güneşini engellememesine dikkat edilirmiş. Eğer komşuya zarar verecek bir şey olursa gidip onunla konuşurlar ve helallik alırlarmış. Ne kadar güzel değil mi?" Gerçekten çok güzelmiş. "Ben o saksıdaki çiçeklerin sarı çiçekler olduğunu ve hasta olan evlerin pencerelerine konulduğunu duymuştum" diyorum. "Evet sarı çiçek hastalık ve hüznü temsil eder" diyor "doğrudur." 

Şimdi birbirimizi zerre umursamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü hayatımızın merkezinin "ben" olması gerektiği ile büyütültük. Kişisel gelişim kitapları bize bunu öğretti. Reklamlar kulaklarımıza bizim dünyanın en mühim insanı olduğumuzu ve doğal olarak herşeyin en iyisini hak ettiğimizi, önce kendimizi ve belki de sadece kendimizi düşünmemiz gerektiğini fısıldayıp durdu. Ne olmasını bekliyorduk ki? 

Kahvaltımızı bitiriyoruz. Ben masayı toplarken annem televizyonu açıyor. Bir yemek programı var. Yemek pişiren kadın öyle benimsemiş ki herşeyi "havuçlarım, kabaklarım, zeytinyağım" deyip duruyor. Bunu uzun zamandır duyuyorum. Bunun anlamı şu olabilir "bunları kendi paramla aldım, dolayısıyla benim kabağım deme hakkım var" Fantastik bir hayal kuruyorum. Havuçların dile geldiğini ve "nereden senin oluyoruz ulan sen mi ektin bizi toprağa, sen mi topladın, hepsini bırak varoluşumuzun sebebi sen misin?" Varmaya çalıştığım nokta şu, sahip olma duygusu her yerde sokuluyor gözümüze. Bu çok saçma. Basit bir yemek programında bile bu mantık akla ziyan. Bizim evde ise olan şu "domatesleri doğradın mı?" "Dolaptan birkaç salatalık çıkarır mısın lütfen?" Annemi şöyle derken hayal edemiyorum "bugün fasulyelerimi pişirdim, yanına da pilavımı yaptım, sen de salatanı yaparsan çok sevinirim" 

Biz çocukken babam bize şunu söylemişti "Bu evde ne varsa herkese ait, araba hepimizin arabası, evet onu ben kullanıyorum ama hepimizin. Bu yüzden evimiz, arabamız demelisiniz. Oyuncaklarınızı "benim, senin" diye ayırmayın onlar ikinizin" Oysa şimdi bakıyorum iki kardeş saçma sapan bir oyuncak için birbirine giriyor. Kavgaların temel sebebi "o benim oyuncağımı aldı" 

Bana öyle geliyor ki zaman ilerledikçe bizi insanı yapan ne varsa bir bir kaybedeceğiz sırf birşeylere sahip olmak uğruna. Bir sürü saçma sapan eşya ile dolu evlerde kimseye saygı göstermeden ve kimseden saygı görmeden birbirimizi rahatsız ve huzursuz ede ede sahip olduğumuz ama aslında hiç de işimize yaramayan yüzlerce eşya ile çevrelenmiş olarak yaşayıp öleceğiz. Bizi 'ben' duygusu bitirecek sonunda. Biz olmayı başaramadığımız sürece de hayatın ne tadı ne tuzu kalacak. Ve muhtemeldir ki bunu anladığımızda çok geç olacak.

Aslında bir çözümü var bunun. Kendi hayatlarımızda bunu yaşam felsefesi haline getirmek ve bunun  çevremizde bir dalga oluşturmasını umut etmek. Ve o dalgaların büyüyüp herkesi kucaklamasını, çünkü "biz" olarak yaşamanın şimdiki yaşadığımız hayattan çok daha güzel olduğunu anlamasını beklemek. Ben iyi ve güzel şeylerin bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Çünkü insanın hamurunun her ne kadar bozukmuş gibi görünse de aslında temelde iyi olduğunu düşünüyorum. İçimizde bir yerde gizli bir iyilik özleminin uyuduğunu biliyorum.

Henüz geç değil.

fotoğraf: Pinterest

16 Ağustos 2017

cipsler, kolalar, hırslar, kıskançlıklar ve umut üzerine...

Çocuk ufacık. Daha 9 yaşında. Gözleri öfkeden büyümüş, elleri delice bir titremeye tutulmuş. Bahçede oturduğum divana gelip öfkeyle atıyor poposunu. 9 yaşında bir çocuğu bunca öfkelendiren ne olabilir? Ne olduğunu soruyorum, o kadar öfkeli ki dili dolaşıyor, anlatamıyor derdini. Sakinleşmesini sağlamaya çalışıyorum. Biraz sonra anlatmaya başlıyor. Sokakta oynadığı bir kaç arkadaşı cips almış ve içinden bedava içecek kartı çıkmış. "Hem de ikisine birden" diyor dişlerini yiyerek. "Eeeeee..." diyorum. Ne var bunda tonunda ağzımdan çıkan o "eeee" ye şaşırıyor. Kızdığı onların şansı. Ve daha da kızdığı kendisinin o şansı denemek için elinde beş kuruş olmaması. 

Kimse tepki vermeyince en işe yarar kozu kullanıyor "onlar yiyorlar ama kardeşimle bana vermiyorlar" Bingo. Başarılı bir atış ki hiçbirimiz çocukların, diğer çocuklar bir şey yerken durup bakmasını kaldırabilen bir türe mensup değiliz. Annem koşturarak para getiriyor "Al kuzum" diyerek eline tutuşturuyor. Bense iki arada bir derede kalıyorum. O iğrenç şeylerin onların tazecik vücutlarına girmesini hiç ama hiç istemiyorum ama bir yandan da hiç de paylaşımcı olmayan bu çocukların bizim tıfıllara nispet yaparcasına onların dolu dolu olmuş gözleri önünde tıkınmalarına  gönlüm razı olmuyor. 

Koşturarak gidiyor. Sokağın başında bekliyorum. Elinde bir kola şişesiyle geliyor. Yanındaki ufaklığın elinde ise hiçbir şey yok. "Neden kardeşine bir şey almadın?" Yine zaten kocaman olan gözler büyüyor. Belli heyecanlı ve bağıra çağıra bir açıklama geliyor. Yok o olayı yanlış anlamış da aslında cipsten kola çıkmıyormuş da koladan cips çıkıyormuş, bu denemiş de ona "tekrar deneyiniz" çıkmış da çok sinirlenmiş de falan filan... Sorumu yineliyorum "kardeşine neden bir şey almadın?" Allah'ım bu kez daha da gürültülü bir açıklama geliyor. Bu kolayı ikisi birlikte içeceklermiş, al bak veriyormuş kardeşine, görmüş müymüşüm? Kardeşi burun kıvırıyor. "Onu abim içiyol" diyor. "E sen de iç" Hayır anlamında başını sallıyor. Abisinin eline tutuşturduğu kola şişesini bahçenin alçak duvarının üzerine bırakıyor. İkisi de koştura koştura diğer çocukların yanına gidiyorlar. Çocukların elinde paket paket cips var. İçlerinde en küçük olanı "hadi paylaşalım" diyor. Gerçekten de paylaşıyorlar. O iğrenç şeyleri yerken bile çok ama çok tatlılar. Kola şişesi orada üzerinden bir kaç yudum alınmış halde kaderine terk edilmiş duruyor.

Ben biliyorum onun derdini. Onun derdi para harcamak. Ne bir şey yemek ne bir şey içmek. Gidip eline geçen paraların hepsini ortadan kaldırmak istercesine harcayıp çöpe çevirmek. Ayrıca diğer çocukların kendisinden daha şanslı, kendisinden daha fazla şeye sahip olduğu fikrinden nefret ediyor. Buna zinhar tahammülü yok. Çünkü hem okulda hem sokakta çocukların hayatına şu hakim "daha fazlasını iste" Bunlar tüketim çağının aşırı mutsuz çocukları. Ne kadar çok şeye sahiplerse o kadar mutsuzlar. 

Onlara kızmak mümkün değil zira içine doğdukları çağ, büyük küçük demeden herkesin beyninde "al al al daha çok almalısın, alırsan mutlu olacaksın valla bak" diye yanıp sönen ışığı çoktan çaktı bile. Buna yetişkin insanlar bile karşı koyamazken onların daha dünya hakkında pek de fazla fikirleri olmayan minicik akılları nasıl bunun hesabına kitabına girişsin.

Her zaman söylüyorum, çocuk yetiştirmek bence dünyanın en zor işi. Bir çocuğum yok ama kuzenlerimin çocuklarına bakıyor ve onlarla nasıl başa çıkılabileceğini bir türlü bilmediğimi fark edip dehşete düşüyorum. Belki eskiden, yani biz çocukken ve teknoloji bu kadar gelişmemişken daha kolay eğitilebiliyorduk ama şimdi çocukların üzerine kontrol sağlamak neredeyse imkansız. Çünkü anne baba ve diğer yetişkinlerden çok internet içeriklerinin kontrolü altındalar. Of gerçekten çok zor. 

Bütün bunlar yüzünden anne baba olan insanlar bana çok ama çok cesur insanlar olarak görünüyorlar. Bu kadar zor bir yükün altına girdikleri ve kalplerinde her şeyi göze alacak denli sevgi taşıdıkları için onlara sonsuz saygı duyuyorum. Ve gerçekten bütün bunların benim kuruntum olduğunu bilmeyi, bu çocuklar sayesinde güneşli günler görmeyi umut ediyorum. Diliyorum ki bütün öfkelerinden, hırslarından sıyrılsınlar, dünyaya bakıp "biz çok daha iyi bir hayat kurabiliriz" desinler, savaşların sadece bilgisayar oyunu olarak kalmasına karar versinler, hırs ve kıskançlıklarının anlamsız olduğunu fark edip ellerindeki her şeyi onlara sahip olmayanlarla paylaşsınlar. 

Hiç umutsuz değilim ben. Zira nerede çocuklar varsa orada umut hep olmuştur. Öyle ya da böyle...

fotoğraf: Şuradan

06 Haziran 2017

büyü bozumu

Dünyanın büyüsünün bozulması diye bir terim var. Dünyanın aslında eskiden beri aynı olduğu fakat insanların "bilgisizlikleri" yüzünden dünyayı büyülü bir yer olarak gördüğü, yaşanan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin herşeyi "aydınlattığı"na dair bir görüş. Ben de aynı fikirdeyim, dünyanın büyüsü bozuldu. Ama ben bunun, en azından kendi açımdan, pek de matah birşey olduğuna inanmıyorum artık. 

Bence insan gerçekle çok da baş edebilen bir tür değil. Ayakta durabilmek için biraz akıldışılığa ihtiyacı var. Çok ama çok korktuğu bir görüşmeye giderken uğurlu mavi kazağını giydiğinde herşeyin yolunda gideceğine inanmaya ihtiyacı var mesela. Ters dönmüş terlikleri çevirdiğinde ailesini bir kazadan koruduğunu sanmaya, bir hastalıktan söz edildiğinde duvara üç kez vurursa başına gelemeyeceğini düşünmeye gerçekten ihtiyacı var. Bu tıpkı pastaya konan şeker gibi. Zararlı belki birilerine göre ama çok tatlı ve bir o kadar da mutluluk verici ve rahatlıtıcı.

Marquez okumaya bayılırdım eskiden. Onun o büyülü dünyası beni içine çeker, okurken kendimi kaybettirirdi. Şimdi çok daha ciddi şeyler okuyorum. Toplumların başına tarih boyunca neler geldiğine dair şeyler. Mutlu muyum? Hiç değilim. Okuduklarımın özeti şu; insanoğlu asla ders almayacak. Dönüp durup birbirimizi, doğayı katledip, kitleler halinde öleceğiz. Birileri sürekli bize yalanlar söyleyecek. Lağım kokan düşüncelerinin üzerine güller serpecekler ve biz kokuyu unutup güllerin kan kırmızı renginden gözlerimizi alamayacağız ve ne gariptir her defasında aldanacağız.

Bu kadar gerçekle baş edemiyorum ben. Sizi bilmiyorum. Bu kadar yalanın içinde herşey ayan beyan ortada dururken insanların bana sanki halüsinasyon görüyormuşum gibi davranmalarından bıktığımdandır belki de. Bu yüzden de herşeyin iyi olacağına dair birşeyler kuvvetle inanmaya ihtiyaç duyuyorum. Dünyamın büyüsünü geri istiyorum kısacası. Mesela pencereden içeri beyaz bir kuş tüyü düştüğünde güzel birşeyin habercisi olduğuna inanmak istiyorum yeniden. Penceremin önünde adını bilmediğim harika sesli bir kuş şakımaya başladığında dikkatle ne dediğini anlamaya çalıştığım günleri geri istiyorum. Bir kedinin belki de kedi görünümünde dolaşan mucizevi bir varlık olduğu fikrine bayıldığım zamanları, şarkılardan fal tuttuğum günleri, kahve falımda çıkan bir kalbin beni gün boyu mutlu ettiği dönemleri hepsini geri istiyorum. Şu an olduğum gibi kahveyi içip bir kenara koymayı, kedilerin sadece kedi olduğu fikrini, perncereden kuş tüyü girdiğinde  aklıma ilk "kuş gribinin" gelmesini, pencere önünde öten kuşu farkedemeyecek kadar kafamın dolu olmasını hiç ama hiç istemiyorum. Bana öyle geliyor ki bu ben değilim...

Bir kitap okuyorum. At Çalmaya Gidiyoruz. Adı bu. Kitabın kahramanı Norveç'in uzak bir köşesinde tek başına bir kulübede yaşayan yaşlı bir adam. Lyra isimli bir köpeği var. O kitabı okumayı çok seviyorum. Çünkü bir gün ben de tıpkı o adam gibi herşeyi ardımda bırakıp uzak ama çok uzak bir yerde bir başıma yaşayabilirim. Belki bir köpek bile alırım. Bu güzel kitabın anısına köpeğimin adını Lyra bile koyabilirim. İşte o zaman belki de kaybettiğim büyüyü yeniden bulabilirim. Tüm teknolojiden sıyrılırsam, tüm çevrem orman, birkaç küçük sincap, tavşan ya da başka hayvanlar, değişik kokulu bitkilerden oluşursa ve tek arkadaşım Lyra olursa belki onun konuşabileceğine bile inanırım.  Belki o zaman dünya yeniden büyülü bir yer olur... Kimbilir...

Fotoğraf: Pinterest

16 Mayıs 2017

dünyanın en saçma keki

Facebook'ta yemek videoları izlemeye bayılıyorum. Bu yemek yemeyi sevdiğimden büyük ihtimalle. Ama şu da var onları izlerken zihnim saçma sapan şeyler düşünmeyi kesiyor. Bir nevi meditasyon yani. Dün bir video izledim. Çok güzel bir kek videosu. İçine konulan şeyler mantık olarak düşünüldüğünde muhteşem bir uyum yaratabilir diye düşündüm izlerken. Tam ölçülerini bazen videonun alt kısmına yorum olarak yazdıkları için yorumlara baktım. Tarifi yazmamışlardı, bir iki tane yorum vardı. Çok acaip olan biri şöyleydi. "Hayatımda gördüğüm en saçma kek" Allah Allah diye düşündüm. Birşeyi mi atlıyordum acaba? Evet yumurta, süt, un, kakao falan filan... Saçma olan ne vardı? Süslemek için gazete parçaları mı koymuşlardı. Hani şöyle en üçüncü sayfasından, acısı bol olanından... Yoksa kabartma tozu niyetine nefret, vanilya niyetine hoşgörüsüzlük gibi şeyler mi konulmuştu. Baktım baktım bir saçmalık bulamadım.  Kadın sinirliydi herhalde dedim, öfkesini kekten çıkarmış.

İnsan bazen gerçekten kendi cinsini anlamakta zorlanıyor. Dışarda bankta oturmuş sigara içiyorum. Karşımdaki bankta iki kadın oturuyor. Nasılsın, iyiyim sen nasılsın, ben de iyiyim, çocuklar nasıl, büyüdüler teyzesi, seninkiler nasıl, benimkiler de iyi ellerinden öperler, eeee daha daha nasılsından sonra neler yapıyorsun sorusuna geldi sıra. Biri çalıştığını ve evle iş arasında koşturup hayatın nasıl geçtiğini anlamadığını söylerken, diğeri şöyle dedi "herkesin olduğu gibi bizim de bir akıllı telefonumuz var onunla uğraşıp duruyoruz işte" Nasıl yani? Böyle zamanlarda "belki şöyledir, belki böyledir" şeklinde bir sürü cümle kuran aklım hiçbir mantık bulamadı bu kadına. Akıllı telefonla nasıl uğraşıyor olabilirdi? Ve bunu günlerinin nasıl geçtiğini anlatmak için ne manada kullanıyordu? Yani telefonla konuşursun, mesaj falan atarsın, sosyal medyada biraz dolaşırsın, yorum yazarsın belki, hadi bilemedin çektiğin tüm fotoğrafları sanki herkes senin ne yaptığını çılgın bir merakla bekliyormuş gibi paylaşırsın da tüm gün ne yapıyor olabilirsin akıllı telefonda? Aslında benim bunu anlamıyor olmam doğal zira sosyal medyaya 15 dakikadan fazla dayanamayan biri olduğum ve biraz uzun bir süre geçirirsem gırtlağımı sıkıyorlarmış gibi hissettiğim düşünüldüğünde gerçekten doğal. Bu benim bilmediğim, anlamadığım ve gerçekten de içinde yer almayı hiç arzu etmediğim bir dünya.

Telefon demişken dün dolmuş içinde oturmuş diğer yolcuların binmesini beklerken yürüyen bir çift gördüm. İkisi de hem yürüyor hem de telefonda pıt pıt pıt birşeyler yapıyorlardı. Şimdi dedim karşısınızdan sizin gibi bir çift gelse kafa kafya girseniz ne olacak haliniz? Muhtemelen hemen fotoğraflar çekilecek, olay facebookta ya da twitterda anında yer alacak ve halkımız bu enteresan olay hakkında bilgilendirilecekti. Bunu öğrenmek elbette halkımızın hakkı. Bilgi paylaşma özgürlüğü engellenemez. Hele ki böyle olaylarda. Hey Allah'ım! Külli saçmalık...

Gerçekten ben de bir tuhaflık var bence. Bütün bunlar saçma sapansa neden bu kadar insan bunu doğal karşılıyor, yok eğer saçma sapan değilse ben bu şekilde yürüttüğüm bir mantıkla bu insanlara nasıl uyum sağlayacağım? 

Sanki herkes kendine cep telefonundan bir kabuk oluşturmuş onun içinde yaşıyor, kafalarını kaldırmıyorlar. Bence bu bir çeşit körlük. Zira yürüdüğü sokaklarda etrafına bakmayan herkes kör sayılmaz mı? Belki de herşey birbiri ile bağlantılıdır. Kafamızı kaldırıp bakmadığımız bir dünyanın içinde yaşayıp, sanal olan şeylere hayranlık duymak, öfkemizi boşaltmak, kendi kimliklerimizi saklayıp alabildiğine küfür edebilmek, dünyada saçma sapan bir dolu şey olurken bir kek tarifini saçma bulmak, sevdiğimiz bir filmi beğenmeyen birine "kafan basmamış anlamamışsın" demek, biri şahane bir yerde tatil yapaken ve biz çılgınca çalışırken onun facebooktan paylaştığı fotoğraflara bakıp diş gıcırdatarak "ah canım ne kadar tatlısın" diye yorum yazmak, beğenmezsek birilerinin fotoğraflarını gönül koyulmak ya da kıskanç etiketi yapıştırılmak ve böyle ikiyüzlü böyle sahte bir dünyanın içinde kaybolup kendimizi unutmak, unutmak ve yitip kaybolmak...  İnsanlar yorum yaptıkça ya da kendileri hakkında birşeyler anlattıkça kontrolünü kaybettiğimiz hayatı kontrol altında tuttuklarını mı sanıyorlar acaba? Özgüvenlerini yitirdikçe aldıkları like'lara bakıp şarj mı oluyorlar? Milletin hayatını gözetledikçe kendilerini büyük birader mi sanıyorlar? Sabah kalkar kalkmaz facebook açan adam var bu ülkede yahu? Ben daha kendime gelememişken o bir telefonu olduğunu hatırlıyor ve facebookunu hemen açması gerektiğini düşünebiliyor.

Ben gerçekten gidip ormanda yaşamak istiyorum. Ağaçların arasında... Gerçek ve doğal bir dünyada. Hasetsiz, garezsiz, nefretsiz bir dünyada... En azından anladığım bir dünyada...

Fotoğraf: Pinterest


11 Mayıs 2017

nasıl bir hayat istiyorsun?

Yıllar önce, ben üniversitede okurken, çok sık gittiğimiz bir fast-food restorant vardı. Çoğu zaman ev arkadaşım ve ben okuldan çıkar, gidip orada birşeyler atıştırırdık. Sözünü ettiğim yer tüm duvarları camdan olan bir yerdi. Biz dışarıyı görüyorduk, dışarıdakiler de bizi. Bir gün iki küçük çocuk yemek yediğimiz masanın hemen yanına geldi. Yaşları altı ya da yedi olan iki küçük çocuktu bunlar. Üstleri başları permeperişan, elleri yüzleri kir pas içinde yürek parçalayan iki insan... Kocaman gözlerini elimizdeki hamburgere dikmiş öylece duruyorlardı. Bir ısırık daha alamadım. Bunu kim yapabilir ki zaten? Ben öylece kalakalmışken başımı çevirdiğimde arkadaşımın yerinde olmadığını gördüm. Bakınırken gözlerim onu restoran çalışanlarından biri ile konuşurken buldu. Biraz sonra da kasaya gidip ödeme yaptı. Gülümsedim. Çocuklara birşeyler alıyordu muhtemelen. Yanılmamıştım. Biraz sonra elinde iki paketle dışarı çıktı. Camın önündeki çocuklara paketleri uzattı. Çocuklar şaşırdılar, sonra gülümsediler. Paketlerini alıp kaldırıma oturdular ve iştahla yemeye başladılar. Arkadaşım masaya döndüğünde az önce konuştuğumuz konuya geri döndü. Ne az önceki olaydan söz etti ne de yaptığı şeyi övme teşebbüsünde bulundu. Çünkü bu doğal birşeydi. O bir insandı ve bir vicdanı vardı. Zaman zaman o vicdan onu durdurur ve ne yapması gerektiğini söylerdi.

Dün o mide bulandırıcı haberi okuyunca aklıma bu geldi. Beş yaşında bir çocuğu "sevgili müşterileri" rahatsız olduğu için uzaklaştırmaya çalışan ve o çocuğu haşlamakta hiçbir tuhaflık görmeyen yaratıkla ilgili haberden söz ediyorum. Bu zalimlik ve bu merhametsizliğin onun ruhunun bir parçası olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. O iğrenç eylemi yaptıktan sonra içinin acıyıp acımadığını, patronunun onu hala çalıştırıp çalıştırmadığını, eğer çalıştırmıyorsa bunun sebebinin restoranın adını kirlettiği için mi yoksa bu tür bir insanla çalışamayacağı fikrinde olduğu için mi olduğunu da merak ediyorum.

Bence bütün bu olup bitenlerin kaynağı, yani şu an yaşadığımız cehennemvari hayatın kaynağı, çok sayıda insanın vicdanını yitirmiş olması. Ben vicdanın doğuştan getirildiğine inanmıyorum. Vicdanın kendimizi geliştirdikçe, hayatı öğrendikçe ve analiz ettikçe, hayatı güzelleştirmekten yana tavır koydukça kendiliğinden ruhumuzda yeşereceğine inanıyorum. Bu nedenle belki de görme biçimimizde bir hata var. Her koyun kendi bacağından asılır, benden sonrası tufan, önce ben gerisi mühim değil gibi bir tavırla hayatın içinde yer alındığı düşünüldüğünde insanların birbirini haşlaması, bir küçücük çocuğa değersiz ve önemsiz bir varlık muamelesi yapılması, insanların birbirini öldürmesi, kesmesi, doğraması kaçınılmaz olacak. Belki bir süre sonra tüm gazeteler sadece ve sadece üçüncü sayfa haberlerinden ibaret olacak ki yaşanan başka birşey kalmayacak zaten. 

Her birimizin küçük dalgalar yaratacağına inanıyorum. O iyilik temalı videoları bilirsiniz. Biri bir güzellik yapar, sokaktan geçen ve bunu gören başka birini uyandırır ve o da bir diğerine yapar başka bir güzellik. İyilik kesinlikle bulaşıcıdır çünkü. Bir iyilik başka birinde uyuyan bir vicdanı uyandırabilir. Ve hatta büyüyen iyilikler kalbi kara olanı bu kadar merhametsiz olmaktan utandırabilir ve değiştirebilir. Kötü olana ve bencilliğe teslim olmak çok kolay. Zira bencillik büyük bir rahatlık kaynağı. Ancak zinhar mutluluk kaynağı değil. İşte bunu düşünmek gerek belki de gerçek olmayan bir rahatlık mı istiyoruz yoksa huzurlu ve mutlu bir yürekle mi hayatımıza devam etmek? Varoluşumuzun temel sorusu budur belki de....

Resim: Christian Schloe

08 Mayıs 2017

iç dökümü...

Canım kardeşim,

Bu sabah çiğnenip tükürülmüş gibi uyandım. Bir posaydım sanki. İçimde hayata dair ne varsa hepsi bilmediğim bir güç tarafından emilip belki de çoktan sindirilmişti. Nasıl devam edeceğini bilemediğin zamanlar oldu mu hiç? "Ama ben böyle nasıl...? " diye başlayan cümleler kurduğun ya da... 

Bütün bu sokaklar, bu insanlar herkes ve herşey yabancıydı. Yürüdüm yürüdüm yürüdüm ve yürüdükçe daha da garipleşti herşey. Neden bir parçası olamıyor bazılarımız bu dünyanın? Neden herkes sanki verilen bir senaryoyu ezberlemiş ve oynuyormuş gibiyken, bazılarımız, sanki biri bizi itivermiş sahneye gibi neden bocalıyoruz? 

Bence asıl sorun şu, doğru olduğuna inandığımız  artık yanlış, yanlış olduğunu düşündüğümüz herşey artık normal ve kabul edilebilir oldu. İşte bu yüzden bütün bu pisliği normalleştiremeyenlerimizin bunca yıldır oluşturduğu kişisel tarih bir anda yerle yeksan edildi. Ve yine işte bu yüzden bu başedilebilir olmayan dünyadan kaçıp, insansız ve kuralsız dağlara, ormanlara sığınma özlemi. 

"Çok düşünüyorsun" diyeceksin biliyorum. Hep öyle dersin. Yok çok düşünmüyorum aslında. Hatta düşünmemek içi gayret gösterdiğim bile söylenebilir. Sadece hep açık duran, bakmaktan ziyade gören gözlere sahibim. Bunun bir lanet olduğuna inanıyorum. Kısacık hayatlarımız için kocaman bir lanet. Bir cehennemin varlığını görebilen bir göz başka nasıl adlandırılır söyle bana?

Bu yüzden de bu sabah bu yataktan kalkmadan sadece tavana bakmak istedim. Uzun uzun, görmemi bozana kadar, aklımın zindanlarını karanlığa boğana kadar bakmak, bakmak. Bu laneti kırmak, aptal olmak, kör olmak, zihnimin işlevini o beyaz tavanın boyaları arasında yitirmek... Ama kalktım yine de. Kalktım, giyindim ve işe gittim. Kime ne faydası varsa bu yaptıklarımın? "İyi" dedim yine de "pes etmene rağmen bacakların seni dinlemiyor. Bir bütünde pes etmeyen bir yerin olması iyidir. Hele ki bunlar bacaklarsa çok daha iyidir.  Bakalım yol bizi nereye götürecek?" "teslim ol" dedim sonra... "Bakalım bulutların arasında uzun zamandır saklanan güneş yüzünü gösterecek mi? Şu asi bacakların tuttuğu patika aydınlanacak mı yeniden? Hakikat gün yüzüne çıkacak mı? Doğru yine doğru yanlış zinhar kabul edilemez olacak mı?"

Kapının önüne geldiğimde bir sigara yaktım ve yuvalarında cıvıldaşıp duran kuşlara baktım. "Sadece yaşıyorlar" dedim. "Yaşamak..." Bir adam geldi sonra. Avucundaki minik kuş yavrusunu duvarın üzerine koydu. "Yuvadan düşmüş garibim... " dedi. Gülümsedi sonra ve o gülümser gülümsemez güneş bir parça yüzünü gösterdi bulutların ardından... Hey koca dünya, bir insanın gülümsemesiyle ısınan koca dünya... Elleri bir yavruyu koruyan bir adamın yüreğiyle yeşillenen dünya... Silkin at üzerinden tüm pisliğini... Söz veriyorum, en azından kendi adıma, seni güzelleştirmek için elimizden geleni yapacağız...

Fotoğraf: National Geographic

13 Şubat 2017

reca ederim sanatı tahammülsüzlüğe alet etmeyelim...

Nefis bir pazar öğleden sonrası. Yatağımın üzerine güneş ılık ılık vurmuş, yapmak zorunda olduğum hiçbir şey yok ve kararlıyım sadece bugün akıl sağlığımı korumak adına ne haber izleyeceğim ne de gazete okuyacağım. Güzel bir film izleyeyim dedim kendi kendime. İnterneti şöyle bir taradım, o günkü ruh halime uygun bir film buldum. Afişine baktım beğendim, konusunu okudum ilginç geldi. Hiç yapmadığım birşeyi yaptım ve filmin yorumlarına göz atayım dedim. Demez olaydım. Sayıp dökmüşler birbrilerine. "Vay efendim sen bu filmin nesini beğendin de beş yıldız verdin"ciler mi dersin, "anlamıyorsun sonra kötü diyorsun filme cahilsin"ciler mi demezsin birbirlerini kırıp dökmüşler. Akıllara ziyan. 

Benim bildiğim, ki bu aralar ne doğru ne yanlış artık bilemiyorum, birşeyi beğenir ya da beğenmezsin, beğenmeyene "niye beğenmedin ulan" diye hakaretler yağdırmaz ya da "nesini beğendin bunun cahil salak" diye yerden yer vurmazsın. İzler karar verirsin, sana ne ayol kim nesini beğenmiş kim nesini beğenmemiş.

"Hele bak" dedim kendi kendime "Ne hale gelmişiz. Biri bir film çekmiş, birileri izlemiş, o izleyenler 'fırsat bu fırsat' deyip birbirlerine girmişler. Bu kadar mı tahammülsüz oldunuz bre insafsızlar? Futbol için birbiriniz kesmeniz, ağız burun kırmanız neredeyse doğal hale geldi, keza siyasi parti taraftarlığınız da öyle bari sanatı bulaştırmayın bu işe."

Yakında kitaplar, diziler (hoş bir ara kurtlar vadisi fanları vardı di mi?) şarkılar ve şarkıcılar da bu birbirine tahammülsüzlükten payını alabilir. "Vay efendim sen kimsin de Dostoyevski'ye laf ediyorsun", "Kafka okumayanı insan saymam kanka",  "Ne Salman Rusdie mi okuyorsun seni kafir" gibi saç baş yolmalarla karşılaşabiliriz. Hiiiiç ama hiiiç şaşırmam. Birbirinin gırtlağına çökmek için fırsat arayan adam herşeyi kendine pek güzel alet edebilir.

Sanat insanın ruhunu inceltiyor derler ya. Emin misiniz? Belki de ruhunu inceltebilmesi, güzelleştirebilmesi için önce bir ruhun olduğunu yani insan olduğunu anımsaman gerekiyordur.

Resim: Eric Drass

08 Şubat 2017

Güzellik, sessizlik ve ölgün bir öğleden sonrasına dair...

"Bunlar insansa biz neyiz la?" diyor. Merak edip başımı çeviriyorum, ekranda Burak Özçivit'le Fahriye Evcen var. "Hey maaşallah" diyor. "Yav biz neden insan değilmişiz?" diyorum. "İnsan, ancak güzeller güzeli olunca mı insan oluyor?" "Hııı" diyor Lafın gelişiymiş. Sahiden ikisi de birbirinde güzel. "Bak" diye başlıyorum. Yüzünde 'öff başlama yine' ifadesi var. Haklı. Yine filozofik zırvalamalara başlamak üzereyim ki böyle olduğunda ben bile sinir oluyorum kendime. O nasıl olmasın? Öylesine bir laf etti, bense artistlik yapıyorum.

"Şu Barbi kızı hatırlıyor musun?" diye soruyorum. "Hatırlamaz mıyım?" diyor. Hatırlanmayacak gibi değil ki. Her şeyi unutsan o kadar ince bir belin nasıl olabileceğine kafa patlattığını hatırlarsın. Barbi'ye benzemek için milyonlar harcayan insanlara dehşetle baktığını hatırlarsın ya da. "Bu aslında çok ilginç bir konu" diyorum. Az önce kendime "başlama yine" demiştim, kararlıyım başlamamaya. İstiyorum ki o konuşsun. Ne düşündüğünü merak ediyorum.

Aslında estetiğe karşı olmadığını söylüyor. Ben de değilim. Onun karşı olduğu hayatını estetik ameliyatlarla geçirenlermiş. "E ne de olsa herkes şanslı doğmuyor" diyor. "Çok mu önemli güzel ya da yakışıklı olmak" diyorum. "Yani hayatımızı etkileyecek kadar mı önemli?" Elbette önemliymiş, hayata öyle başlarsan bir sıfır önde başlarmışsın. Doğruluk payı olabilir. Ama diyorum bunun tam aksi örnekler de var. Mesela sırf güzel olduğu için hastalıklı aşıkların istemediği ilgisine mazhar olan ve başı beladan kurtulmayan birini şanslı sayabilir miyiz? Bence güzellik bazen beladan başka bir şey getirmez. "Belki"diyor. 

"Peki güzellik göreceli değil mi sence?" diye soruyorum. "Yani şu an bize 'güzel kadın' 'güzel adam' diye dayatılan bir imaj var ve herkes o imaja uymaya çalışıyor. Bak bir örnek vereyim 70'lerde kaşlar incecik şimdi kaşlar köfte gibi. Adile Naşit kaşlı bir kadın "yok boyayayım yok ektireyim aman en iyisi dövme yaptırayım" diye diye Mustafa Keser kaşlı olup çıkıyor. Çünkü birileri güzellik algısı oluşturuyor biz de ona koşa koşa itaat ediyoruz. Sonra da kimse birbirini olduğu gibi kabul etmiyor teraneleri. Hey yavrum hey."

"Uzun mu konuştum?" diyorum. Elini sorun değil gibi belli belirsiz bir hareketle sallıyor. Bir süre konuşmuyoruz. Bu sessizlikten faydalanıp içimden kendime söyleniyorum. Kısa kesmeyi bir öğrenemedin. Az ve öz konuşana hayranlık duyuyorsun ama hiç bunu beceremiyorsun. Halbuki çok fazla detay anlatanların ve gereksiz açıklamalarda bulunanların karşılarındaki bir aptal gibi gören gizli bir egoları olduğuna inanıyorsun ama yine de aynen devam ediyorsun. Belki de sensindir aptal ha?

"Bir şey mi dedin?" diyor. Başımı sallıyorum. "Biraz sessizlik bana iyi gelir aslında" diyorum. Zaten sürekli kafamın içinde konuşuyorum başım şişiyor bir de başkasınınkini mi şişireyim? İnsan kendi sesinden yorulur mu yahu? Ben yoruluyorum. "Eee niye konuşmuyorsun?" diye soruyor. Söyleyeceklerim bitti ne konuşayım? "Bazen sessizlik iyidir yahu?" diyorum. "Bari radyoyu aç" diyor. Hey Allah'ım! Sessizliğe tahammülü olmayanlardan o. Bense sessizliğe hasret kalanlardanım. "Biz ikimiz neden bir aradayız?" diye soruyorum kendime. "Olsun" diyorum sonra "illa aynı olmak zorunda değiliz ya?"

"Offff"  diyorum. Sesli söylemişim. Halbuki içimden diyecektim. "Sıkıldın mı?" diyor. Ne sıkılması kafamın içindeki ses susmuyor ona ofluyorum. Bunu ona söylemiyorum elbette. Ki bu konu açılırsa sahiden uzuuun ama çok uzun konuşabilirim. "Yok yok bir şey" diyorum. "Biraz daha sessiz duralım." Omuz silkiyor. Muhtemelen onun kafasının içinde de konuşan bir vırvırcı var. Sessizlik hep hayal.

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

02 Şubat 2017

bu ne çıldırtan denge!

Dışarısı buz gibi. Tıklım tıkış dolmuş bile bu kadar insana rağmen ısınmıyor. Yol boyu eve gideyim bir kase çorba içeyim hayali kuruyorum. Öyle bir haldeyim ki nihai hedefim ayaklarımı ısıtmak ve mercimek çorbası içmek. Dolmuştan inmiyorum atıyorum kendimi. Hadi birkaç adım daha sonra evdesin. Allah'ım rüya mı bu? Sahiden evdeyim. İçerisi sıcacık. Mutfakta mis gibi çorba kokusu geliyor. Kokusu bile kafayı bulmama yetiyor. İnsanın evi gibisi var mı şu hayatta? Yeminle yok.

Çorba henüz pişmemiş. Beklemek lazım. Zararı yok. Hele ısınayım önce güzelce. Televizyonu açıyorum. Huyumdur, bir kanalda kalma sürem maksimum bir dakikayı geçmez. Sorun muhtemelen bendedir. Öyle ya insanların TV karşısında çakılıp kaldıkları ve gözlerini ayırmadan tek bir noktaya kilitlendikleri bir dünyada televizyonda izlenebilecek bir şey olmadığını düşünmek muhtemelen bendeki bir eksiklik ya da yanlışlıktan kaynaklanıyordur. Sonra birden mavi gözlü orta yaşlıca bir hanımın öfke dolu neredeyse alevler çıkararak açılan ağzına takılıp kalıyorum. Bir süre neden söz ettiğini anlayamadan bakıyorum. Birine çok sinirlenmiş. Fena canı yanmış olmalı diye geçiyor aklımdan. Bir süre dikkatle dinliyorum. Bu arada kamera arada bir genç bir kızı gösteriyor. Kızın yüzünde hayret, dehşet, üzüntü karışımında oluşan tuhaf bir ifade var. Çok acayip bir şey oluyor herhalde. Kız mavi gözlü hanıma bir şeyler söylüyor. Bu bir açıklama evet. Aman Allah'ım evlilik programı izliyorum ben. Kadın kızı bağzı ahlak dışı şeyler yapmakla suçlarken zavallıcık "o işin aslında öyle olmadığını böyleyken böyle olduğunu, şundan dolayı şöyle şeylerin geliştiğini...." falan filan anlatıyor. Ben mavi gözlü hanımın alevli öfkesinden o kızcağızın hiçbir yakınlığı olmayan birine hayatını açıklıyor olması arasında şaşkınlık içinde gidip geliyorum. Ve aklımda tek bir soru var, sahiden insanlar bu programları şaşırmadan izliyorlar mı? Bütün bunlar bir süre sonra normal gelmeye başlıyor mu? Kimseyi seçimlerinden dolayı yargıladığım yok benim derdim kendimle aslında. Herkes her şeyi normalleştirirken ben gazete okurken, twitter'da yapılan açıklamalara bakarken, facebook ya da instagramda dolaşırken neden sürekli şaşkınlık denizinde yüzüyorum. 

"Saçmalamayı bırak da çorbanı iç" diyorum. "Kulaklarını kapa, çorbanı iç ve git Dostoyevski'ni oku. Dışarıda bırak dünyayı zira gerçekten artık iyice zıvanadan çıktın sen."  Çorba çok güzel ama benim ağzımın tadı kaçtı bir kez. "Ben" diyorum "ne zaman 'olur olur hepsi düzelir' diyen biri olmayı başaracağım acaba?" Bütün ülke, kocamaaaan bir ülke normal normal yaşamaya devam ediyorsa, artık hiçbir şey tuhaf ve her şey kabul edilebilir olduysa... Bak şimdi 38 günlük bir bebeğe cinsel istismarda bulunuldu bu ülkede. Bebek yahu. 38 günlük. Ve ülkenin bu haber karşısında aklını oynatması  gerekiyorken bir kaç insandan ses çıktı. Ve hemen ertesinde ise şu haber, "14 yaşındaki kıza tecavüz eden 18 yaşındaki bilmem kimin cezası "saygın tutum" nedeniyle 7,5 yıla indirildi." Şu ana dek aklımı oynatmamışsam bile az kaldı, gerçekten. 

Mavi gözlü kadın hayat memat meselesi ettiği genç kızın birkaç erkekle görüşmüş olmasını yine ağzından ejderha alevleri çıkararak anlatıyor. Yemin ediyorum ağlayasım geliyor bu insanlara baktıkça. Kumandayı alıp haberlere geçiyorum. Ah ah ah... Bir şiir geliveriyor aklıma... Hay Allah nereden geldiyse....


"Dostum, dostum güzel dostum 
Bu ne beter çizgidir bu 
Bu ne çıldırtan denge 
Yaprak döker bir yanımız 
Bir yanımız bahar bahçe" *

* Hasan Hüseyin Korkmazgil

Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

27 Ocak 2017

cuma mektupları- yorma kendini

Sevgili Dostum,

Günlerdir yorgunum. Gündüzler, ne zaman ne yaptığımın farkında olamayacağım kadar yoğun, geceler ise bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız rüya parçaları ile tıka basa dolu ve bezdirici. Her şeyin birbirini çektiği doğrudur belki de. Para parayı, dert derdi, mutluluk mutluluğu sahiden de kendine çekiyordur. Zira her bitirdiğim işin ardından daha şöyle ardıma yaslanıp"oh" diyemeden bir başkasının sırtıma yüklenmesinin başka bir anlamı olamaz. 

"Bu da geçer" diyorum. Ne de olsa hiçbir şey sonsuza dek sürmüyor öyle ya. Geçer neden geçmesin. Hayatın en güzel tarafı da bu zaten, biz bazen tam aksine inansak da, hiçbir şey birbirinin aynı devam etmiyor.

Bu aralar okuduğum bir kitapta bütün başımıza gelenin bakış açımızın sınırlılığından kaynaklandığı söyleniyor. Muhtemelen doğru. Her ne kadar çoğu şeyin anlamsızlığına inanan biri olsam da aslında külliyen bir anlamsızlıktan söz edilemez. Ben aslında belki de kör olmayı seçtiğim için öyle görüyorumdur. Halim, tıpkı iğrendiği ya da korktuğu bir şeye daha fazla bakmaya dayanamayıp gözlerini kapayan bir çocuğun haline benziyor. 

Bugün aklımda olan tek şey hafta sonunu bir başıma sessizce oturarak geçirmek. Biraz okumak, bolca düşünmek, çayımı içip pencereden bakmak, ama illa ki sessiz kalmak. Düşünmeye ihtiyacım var zira uzun zamandır koşturup durmaktan hiçbir şeye etraflıca kafa yoramadım. Oysa ne çok severim bir şeyi tüm detayları ile evirip çevirmeyi, netleştirmeyi. Ancak hızlanan zaman artık hiçbirimiz için bu lükse yer bırakmıyor. Her yandan dünya akıyor üzerimize ve daha bir şeyin ne olduğunu tam algılayamadan başka bir şey bizi eteklerimizden çekiştiriyor. Her şey sıcak bir zemin üzerine dökülen bir damla su gibi iz bile bırakmadan uçuverip gidiyor. 

Ama bu hafta sonu için kararlıyım. Tüm dünyayı dışarıda bırakıp kapımı üzerine kilitleyeceğim. Tıpkı sessiz bir ormandaymışım gibi ve bütün dünya toparlanıp çekip gitmiş gibi öyle sessizce duracağım. Sadece durmaktan söz ediyorum. Bunu hatırlıyor musun? Zira uzun zaman oldu ben bunu yapmayalı. Zamanın ve dünyanın akışına teslim olmuş binlerce insandan biri olduğumdan beri... 

Ah ah benim güzel kardeşim, inan bana bazen sadece kendi başımızı kendi omzumuza yaslamalıyız. Bazen öylece durmalı, pencereden bakmalı ve hatırlamalıyız. Bütün bu yorgunluklar, ömrümüzü törpüleyen bütün her şeye belki ancak böyle dayanabiliriz.

Çok yorma kendini. Olur mu? Ve unutma, her şey geçer...

Resim: Cassandra Barney - Comfort


17 Ocak 2017

yardım teklifi

Merdivenlerden çok ama çok yaşlı bir adam usul usul iniyor. Güzelce arkaya taradığı beyaz saçlarına, paltosunun yakasından görünen koyu sarı, siyah desenli atkısına ve kulaklarının üzerinden ucu görünen kalın siyah çerçeveli gözlüğüne bakıyorum. Benim gibi gereğinden fazla hızlı hareket eden biri için o adam akıl almaz bir yavaşlıkta hareket ediyor. İnsanoğlunun kaçınılmaz kaderi bu, yaşlanmak ve yavaşlamak. Bu yüzden de halen gençken yavaşlamak, yaşlandığında dehşete düşmemek için önemli bence. Çünkü çok ama çok hızlı biri isen yaşlandığın vakit, gençliğindeki çevikliğini hatırlamak ve bu nedenle yaşlandığının bilincine daha çok varmak korkunç olmalı. En iyisi şimdiden yavaşlamak diyerek kendimi yavaşlatıyorum. Rivayete göre 21 gün bir alışkanlığın yerleşmesi için yeterli bir zaman. Yılların alışkanlığını 21 günde yenmek sahiden olası mı? Denemekten zarar gelmez diye düşünerek ağır adımlarla devam ediyorum.

Öyle ağır yürüyorum ki bir kız hızlı bir hamle ile yanımdan geçiyor. Telefonda konuşan ve bir yandan da içini çeke çeke ağlayan gencecik bir kız bu. İnsanların ağlamasına gerçekten dayanamıyorum, bence bu olabilecek en acıklı şeylerden biri. Hele böyle çocuk gibi içini çeke çeke ağlayan bir yetişkin gördüğümde canım fena halde acıyor. Kızın gidip omzuna dokunmak ve yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak istiyorum. Bunu yapmasam bile kağıt mendil uzatabilirim belki. Bunu düşündüğüm anda vazgeçiyorum zira kızın bana "sana ne be" demesinden çekiniyorum. İyi niyetin yanlış anlaşılması kadar can yakıcı pek az şey vardır. Az önceki yaşlı adamın da kolundan tutup merdivenden inmesine yardım etmek geçmişti içimden ama daha önceki tecrübelerimden biliyorum ki bu yaşlı adamların çoğunun kendilerine yardım edilmesinden hoşlanmamak ve bunun onların gururunu incittiğini düşünmek gibi bir tarafları var. Bunu anlayabiliyorum aslında, onlara yardım teklif etmenin şunu söylemekten farkı yok, "dışarıdan bakınca öyle yaşlı görünüyorsun ki artık kendi işini kendin halledemez haldesin. O nedenle sana yardım etme ihtiyacı duydum" Bence böyle algılıyorlar ve bu da fena halde canlarını sıkıyor. Çünkü aslında onların yardıma değil "sen daha ölmedin, elbet kendine yetebilirsin" denmesine ihtiyaçları var. 

İnsanoğlu ne kırılgan bir varlık aslında. Hiçbir şey geçip gitmiyor. Olup biten her şey ama her şey tırnaklarını geçiriyor sırtımıza ve kimi derin kimi hafif izler bırakıyor. Hepimizin kişisel acıları birleşiyor ve hayatın acı dolu tarihi yazılıyor yeryüzüne. İnsanoğlunun acılarla dolu tarihi... 

Resim: Christian Schloe